28 Aralık 2010 Salı

Alacakaranlık

Antikacı büyüyerek yaklaştı.
Devasa bir kapı… Hafifçe eğik, hafifçe soluk… Yanından geçip gideceğin, bir kez bile bakmayacağın bir dükkan… Ama hayır, kalbindeki orkestra bunu yalanlarcasına çalıyor… Çılgıncasına, soluksuz… Kapıya yaklaştıkça daha yüksek, kapı ona yaklaştıkça daha coşkulu… Ayakları ona ait değil. Kapıya ait, hayır hayır, kapının ardındakine ait…
İstemsizce eli kapının koluna değdiği vakit zaman duruyor…Kapının üzerindeki çan – çan çan çan çanların- çaldığı an…

Eskinin kokusu her yere yayılmış bir odanın içindeydi şimdi. Üst üste istiflenmiş kitaplar, dergiler, raflarda bir sürü biblolar, süsler, takılar , etrafa düzensizce yayılmış bir sürü mobilya…Bir Antikacı …
İlerde bir yerde, eski olan her şeyle birlikte kamufle olmuş yaşlı bir adam ayağa kalkarak yanına yaklaştı.

- Selam ufaklık. Sana nasıl yardımcı olabilirim?
- Eee…Şey…Ben sadece bakıyordum.
- Tabi nasıl istersen…Eğer bir sorun olursa çekinmeden sorabilirsin. Ön tarafta dergileri düzenliyor olacağım.

Yaşlı adamı kafasıyla onayladıktan sonra dükkanı kaldığı yerden dolaşmaya devam etti. Acaba buraya neden girdim, diye düşündü. Şuanda eve giden yolu yarılamış olması gerekiyordu. Oysa ki kendini bir anda bu dükkanda bulmuştu. Bir terslik vardı. Kocaman bir resimdeki küçük bir yırtık gibi...

Sessizce bir kahkaha attı.Tabi ya , dedi içinden, o yırtık benim, ne işim var burada. İçine bir rahatlık yayıldı…Elbette ki yanlış oydu ve buradan derhal ayrılıp eve gitmeliydi.

Aslında ne olduğunu bilmeksizin bakmakta olduğu eski gazeteyi aldığı yere bıraktı. Kayıp bir çocuğun resmine bakmakta olduğunu fark etmemişti. Asla bulunamayan bir çocuğun…
Kapıya doğru yöneldi. Eğer dimdik yürüyüp, hiç ses çıkarmadan buradan çıkarsa ters giden bir şey olmayacaktı. Evine gidecek ve hayatına devam edecekti.
Koşmaya başladığını fark edince durdu. Koşarsa dükkanın sahibi bir şey çaldığını sanabilirdi. Emin ama hızlı adımlarla ilerlemeye başladı, yere eğilmiş dergileri toplayan adamı usulca geçti, kapıya elini attı ve...

- Hey!Ufaklık!

İşte gene aynı orkestra…Duran zaman ve içindeki o acı his…

- Beğendiğin bir şey bulamadın galiba?
- Ihh…. (Ne diyordu bu adam? Neden hareket edemiyordu? Tanrı aşkına neler oluyordu?)
- Arka taraftaki oyunlara baktın mı?Fiyatları gerçekten çok uygun…Çok da ilginçler…İyi misin sen?

O an adamın elindeki dergiyi fark etti. Her yeri kapkaraydı ve sanki, sanki kalp gibi atıyordu… Neredeyse ağlayacaktı. O şeyden uzak durmalıydı. Hayatında yapacağı en doğru şey buydu. Sonra istemsizce konuştu.
- Şey elinizdekine bakabilir miyim?
Adam dergiye baktı ve gülümsedi.
- Anladım. Sen çizgi roman severlerdensin. Bu elimdeki aslında çok değerli bir parça. Tek sayı. Ama şuana kadar kime sattıysam hep geri geldi. Sanırım çok rahatsız edici… Al bak bakalım. Sana çok ucuza verebilirim.

Dergi ona doğru uzandı. Kara bir delik gibi… Elini kapmak istiyordu sanki. Elini hızla çekip koşarak kaçmak istiyordu, yapamıyordu. Kontrol onda değildi. Dergiyi tuttu ve içindeki uğursuzluk aniden kayboldu. Evet hala bir şeyler hissediyordu ama o hipnoz anı geçmişti.

- Dergiyi alacağım. Ne kadar? (Dergi ona aitti, bunu hissediyordu.)
- Önce bir baksaydın. Belki beğenmeyeceksin.
Adamın yüzünde endişe vardı. Çocuk güven verircesine gülümsedi.
- Ben bunu arıyordum zaten. Tahmin ettiğiniz gibi bir çizgi roman severim. Tam çıkarken elinizde görünce şaşırdım biraz…
- Anlıyorum, ufaklık. Fiyatı sana bırakıyorum. Nasıl olsa kimsenin pek hoşlanmadığı bir şey.

Cebinde ne varsa yaşlı adama verdikten sonra kapıya yöneldi. Adam vazgeçmeden gitmeliydi sanki. Beş dakika sonra dışarıda evinin yolunu tutmuştu.
Yaşlı adam çocuğun arkasından endişeyle baktı. Oysa ki çizgi romanlara hiç bakmadı, diye düşündü. Neyse, zaten çizgi roman olacak o korkunç şeyden nefret ediyordu.


Kapkara çizgi romanın ortasında uğursuzca parlayan bir ışık gibi, belli belirsiz bir yazı vardı.

“Alacakaranlık”




Çocuk yatağına usulca uzandı. Oysa ki en sevdiği şey yatağına kendini boşluğa atıyor gibi atlamaktı. Sonra tavandaki yıldızlara bakardı ve astronot olmayı düşlerdi birden. Bu defa hiçbirini yapmadı. Sadece sessizce yatağına uzandı ve elindeki dergiye kendisinin de fark etmediği bir korkuyla baktı. Sadece korku da değildi bakışlarındaki... Bir huşu vardı gözlerinde...


Çizgi romanı açmak için kapağını tuttu. Kalın bir cildi ve garip bir dokusu vardı. Canlı bir hayvanın derisine dokunuyormuş gibiydi. Sonra gözünde sinsice ve yavaş hareketlerle sürünen bir yılan belirdi. Tiksintiyle dergiyi yere fırlattı. Titreyerek yatağında oturdu, oturdu. Delicesine korkuyordu bu çizgi romandan ve delicesine de okumak istiyordu.

Saatler sonra annesi çağırdığında robot gibi yerinden kalkıp yemek yemeye gitti. Elinden geldiğince her şey normal gibi davranmaya çalıştı. Altı üstü odasında tuhaf bir çizgi roman vardı. Korkmanın hiçbir anlamı yoktu, bunu çok iyi biliyordu ama içindeki endişe ve telaşa engel olamıyordu bir türlü...

Erkenden yatmaya karar verdi. Yatağının güvenli kucağında uyumaktan başka bir şey istemiyordu. Rahatça yatağına uzandı ve yorganına sarıldı. O kadar ani bir şekilde uykuya dalmıştı ki sanki canavara dönüşmüş olan rüya, onu yakaladığı gibi kocaman ve karanlık ağzına atmıştı.


Her yer karanlık... Hiçliğin oluşturduğu bir karanlığın mekansızlığında asılı... Ansızın parlak bir ışık, bıçak gibi sert ve keskin, gözlerini acımasızca oyuyor. Gözyaşı yerine kan akıyor göz pınarlarından... Acı içindeki bir çığlık gibi fışkırıyor ışığın merkezine... Kanının damladığı yerlerden sarmaşıklar çıkmaya başlıyor ve bedeninin her yerini sarıyorlar. Bir tek gül görüyor yaprakların arasında... Kanı kadar kırmızı tek bir gülü hem görüyor hem hissediyor hem de duyuyor. Etrafındakiler siliniyor, siliniyor... Kırmızı gülden metrelerce, kilometrelerce uzağa gidiyor. Geride sadece silik gölgesi kalıyor geçmişinin...

Kabus canavar onu geceye geri tükürdü ansızın... Rüyadan bıçakla kesilir gibi kopmuştu. O kadar ani uyandı ki bir müddet kim olduğunu dahi hatırlayamadı. Gürültüyle nefes alıyordu, ter içinde ve titreyerek... Kafasında bir yıldırım çaktı ve tüm yaşamı ona geri döndü. Hatırlamak istemediği şeylerle birlikte...

Saat sabahın üçüydü. Bir çocuk için tehlikeli saatler... Gecenin en derin olduğu bu zamanda tüm korkular gerçeklerle dans ederdi. Gölgeler hareketlenir, dolapların içine canavarlar gizlenirdi. Her köşe başında bir hortlak sessizce bizi beklerdi. Bu saatte uyumalıydı çocuklar... Güvenle rüya görmeliydiler. Çünkü korkuları ne kadar gerçekse gece üç yaratıkları da o kadar gerçek olurdu.

Bu genç çocuğun korkusunun meyvesi bir çizgi romandı. Yanı başında duran ve uğursuz bir karanlığın içinde solukça parıldayan...

Yerinden usulca doğrulup canlı bir kalpmiş gibi atan cildi aldı. Bu garip şey onu çağırmıştı. Deli gibi korkutmuş ama yine de bir tutsağın kelepçesi gibi yapışmıştı koluna... Yüzüne doğru kaldırıp üzerindeki yazıya baktı... Kapak simsiyahtı buna rağmen üzerinde sanki sadece soluk bir ışıkmış gibi "Alacakaranlık" yazıyordu. Bir an, çok çok kısa bir an önünde garip bir dünya belirdi. Hiç güneşin doğmadığı ve batmadığı, yalnızca alacakaranlığın yaşandığı, zamanın en ücra köşesine saklanmış, gizli ve korkunç şeylerin yapıldığı bir dünya... Ve orda onu izleyen bir şey hissetti. Bu yaratık her ne idiyse aklını kaçırmıştı.

Tam bunları düşünürken elinde tuttuğu şeyde bir tuhaflık olduğunu fark etti. Siyah kapaktaki soluk yazı daha da soluklaşıyordu sanki... Kalbi deli gibi atmaya başladı. Sonunda yazı yavaşça silindi karanlık bölgeden... Kalbi sanki göğüs kafesinin içinde zorlukla duruyordu. Kapak sanki asırlarca geçmiş gibi süren bir kaç saniye için simsiyah kaldı. Bildiği her şeyden daha karanlıktı. Sonra az daha kalp krizi geçirmesine sebep olan bir şey gördü. Bir an için sanki kapakta kırmızı bir göz belirmişti. Dergiyi elinden fırlatmak istedi ama bir santim dahi kıpırdayamadı.

Göz artık çok daha net görünüyordu. Kendini izlediğini sandığı, deli yaratığın gözüydü bu.... Farkında bile olmadan "Ram Abbalah" diye fısıldadı.

Göz o kadar kırmızıydı ki sanki kendi gözleri yanıyormuş gibi hissediyordu. Tüm vücudu kaskatı kesilmişti. Yanan gözlerinin arasından dergiyi tutan ellerinin saydamlaştığını gördü. Dehşetle haykırdı ama kendi sesini hiç duymadı. Yalnızca kafasının içinde haykırmıştı.

Yatağının üstünde elindeki kara dergiye sıkıca sarılmış bir çocuk yavaşça silindi. Dergi boş yatağa sertçe düştü. Bildiğimiz bu dünyanın, genç çocuğu son görüşüydü...

27 Aralık 2010 Pazartesi

Haiku

Sesimde ses var
Yalnızlığında surlar
Uykuda uyku.

Haiku

Arpında çalar
rüya, notalarında
rakseder dünya.

Haiku

Damlalarında
sesi var yalnızlığın
Hüznünde gece...

Haiku

Gül bekliyordu,
Boşlukta duran kapı
Açıldığında...

Haiku

Karanlığın soğuğunda
Titrer aşkla
Küçük papatya...

22 Aralık 2010 Çarşamba

Lumi'yle Sabahı Beklemek

Ben, binlerce suretim ve kedim....
Dans ediyoruz pipomun sarmal dumanlarında...
Gecenin koyu yalnızlığında, ıssızlığı kokluyoruz.
Kedimin bıyıklarına değiyor gölgeler,
Ardında saklanıyor ellerimin...
Narince okşuyorum yumuşak tüylerini...
Dumanları tütüyor gecenin,
dudağımın ucundaki pipomda.
Ben ve kedim sabahı bekliyoruz.

Sabahı bekliyoruz.
O benim koynumda, ben onun....
Kalp atışlarını dinliyorum
Ve huzurunun gurultusunu....
Gözlerin gözlerime değiyor,
küçük prensesim...
Ruhun ruhuma sürünüyor,
Ürperiyorum.
Seninle bekliyorum,
ışıkların yükselmesini...
Tüylerinin arasındaki boşlukta rüyalar görüyorum,
Umutlu yarınlar...
Tek istediğim, hep yanımda olman.


23 Aralık 2010 04:04

12 Ağustos 2010 Perşembe

AY

Ayın karanlık yüzünde
Yükselerek yürüyorum.
Senin izlerini takip ediyorum.
- belli belirsiz...
Nefes alamıyorum
bu kurak tepelerde.
Kanlar fışkırıyor gözlerimden
Parçalanıyor bedenim.
Peşindeyken senin izlerinin.

Seni buldum derken
kendime çarpıyorum.
Her yanımı sarmış
binlerce suretim.
Hep birlikte seni arıyoruz
dolanarak gölgelerimize...

Ayın karanlık yüzünde
Seni arıyorum, bularak kendimi...
Söyle bana,
görüyor musun izlerimdeki seni?


11.08.2010
03:57

20 Haziran 2010 Pazar

Veda

Küçükken ayaklarımdan öperdin.
Kocaman ellerin vardı,
Seni çok severdim.
Uzaklardaydın hep...
Uzak ülkelerden sesini dinlerdim.
Bir gün ansızın gittin.
Bir veda bile edemedim.
Şimdi ediyorum,
yattığın yerde ardından bakarken...
Hoşçakal, seni seviyorum.

2010

9 Haziran 2010 Çarşamba

Karanlığa Ağıt

Parçalanıyorum... Her parçam ayrı bir karanlığa dağılıyor. Hepsi ağlıyor durmaksızın. Hepsi yalnız ölüyor...

Suskunluğumda gizleniyor hıçkırıklar... Hiç bitmeyecek bir dansa başlıyorum. Gecenin soğuk sularında, ıslak bir kederin eşliğinde, isterik kelimelerin tutsağı olarak dans ediyorum. Karanlık kutsuyor beni... Bir kez daha bağrına basıyor.

Saçlarım geceye karışıyor. Kandan gözyaşlarımla lekeleniyor her teli... Omuzlarıma dökülüyor kan kızılı saçlarım... Beyaz tenimde kızıl acılar... Kara deliklere dönüşüyor gözlerim, yok ederek yaşamı...


2005

Zamana Ağıt

Karanlık bir tünelde ıslak adımlarla yürüyorum. Sular damlıyor her yandan... Ağlıyorum... Üşüyorum... Yalnızım... Yalnız kalmak istiyorum.

Her şeyden uzaktayım. Hüzün tarlalarında amaçsızca dolanıyorum. Çaresizlik koyuyorum adını doğan her günün...

Buraya isteyerek gelmedim. İsteyerek kalmıyorum. Görünmeyen zincirler bağlıyor her yanımı... Zamanın hüzün tarlalarında tutsağım...

Dokunsan kanıyor tenim... Kandan şelalelerin diyarından besleniyor ruhum... Ağzımdan, gözlerimden kanlar fışkırıyor. Kimse görmüyor. Kimse...

Uyanmamak üzere yatıyorum.


2005

7 Haziran 2010 Pazartesi

...

Beni parçalara böldün.
Artık seni
Binlerce gözle görüp,
Binlerce yürekle seviyorum.

Ölü

Ben öldüm, sen değil.
Ellerim ellerinde soğudu,
morardı tenim.
Ben gittim.
Sarardı düşen son yapraklar.
Ben bittim.
Sonuna geldim bu bekleyişin.
Ben ölüyüm, sen değil.
Çürüyor cansız bedenim.
Savruluyor ağıtların esen rüzgarla,
kayboluyor sesin.
Ben çoktan gittim.
Sildim,
tüm yanlışlarını hayatımın.
Sen kaldın,
Ben bittim.
Ölümle çoğaldı suretlerim.

8.Haziran.2010

1 Haziran 2010 Salı

Soluksuz

Karanlığa dikmiş gözlerimi
Soluksuzca bakıyorum.
Kalbimde bozuk bir saatin
aksak tıkırtıları...
Ayırmadan gözlerimi, bakıyorum.
Etrafı sarmış gölgelerin
belirsiz ayrıntılarıyla
sevişiyor kirpiklerim...
Kıpırdamıyorum, hem de hiç
ruhum korkuyla donmuş.
Tek bir şeyin,
Eşikteki şeyin
hareketini bekliyorum.

2010

28 Mayıs 2010 Cuma

Elindeki Ölüm

Bembeyaz ellerinden bakıyor
kusursuz gözleri ölümün.
Kanında öte tarafın
Uğursuz pırıltısı...
Sesinden örümcek ağları dökülüyor.
Sabahlar ölüyor.
Gece acımasız bir hükümdar.
Karanlık usulca nefes alıyor
Senin tükenen nabzında...

Uyuyan Tünel

Bu hızla koşan soluk gölge,
Gök gürültüsü gibi bu adımlar
Bu çaresizce,
Bu dehşetle,
Soluk soluğa kaçan ben miyim?

İçimde çatırdayarak yanan korku,
Ve ardımdaki isimsiz şey...
Ben, neredeyim?

Geometrisi bozuk, garip bir tünelde,
Uyuyan bir tünelde
bilinçsizce koşuyorum,
Dehşetle, korkuyla,
Ölümle koşuyorum.

Ardımdaki tarifsiz yaratıktan
Ölüm bile korkuyor.
Zaman bile duruyor
onun azameti karşısında.

Yaradılıştan bile önce var olan
O sonsuz karanlıkta
Uyuyan yaratıklar,
Hepsi uyandılar!
Peşimizdeler artık!

Koşuyorum!
Dudaklarımda unutulmuş bir dinin
günahkar ilahileri...

19 Mayıs 2010 Çarşamba

Ouroboros

Senin durduğun yerde koşuyorum.
Doğduğun yerde batıyor varoluşum.
Karanlığında ışıldıyorum.
Sen nefes alırken ben kanıyorum.
Buz gibi ölü bedenim,
kıpırtısız yatıyorum, koştuğun yerde.
Kırılamayacak bir döngünün eşiğindeyiz.
Yeniden doğuyor ruhumdaki karanlık.
Sis gibi sarıyor bilincimi...
Bu gelen sen misin?
Elimi kolumu bağlayan usulca...
Bu gönüllü tutsaklığa kaybedişim,
ölüme dirilişim...
Sessiz titreyişimde uyanıyor Ay...
Kadınlığımın çığlıkları hapsoluyor zamana...
Senin durduğun yerde duramıyorum.
Yılan kuyruğunu bulmak üzere...
Seni duyuyorum ama tutamıyorum.
Sen doğarken ben batıyorum.
Ve yılan kuyruğunu yuttuğunda
Yenilecek miyiz bu döngüye,
Yoksa kazanacak mıyız?

17 Mayıs 2010 Pazartesi

Beklenen

Ardımda adımlarını duyuyorum.
Korkuyorum, gelmeni istediğim kadar...
Karanlığın kokusu genzimi yakıyor.
Adımlarının sesi
kulaklarımdan damlayan kan gibi...
Ellerimde bir cesedin soğukluğu...
Sana hazırım şimdiden...
Çoktan düştüm içine o kuyunun.
Çoktandır bekliyorum.
Neden bilmiyorum, böylesine
çaresizce koşuşum.
Senden kaçtığım kadar aslında
sana koşuyorum.
Biliyorum, vakit geldi.
Biliyorum, ardımdasın.
Yaklaşan adımlarındasın...
Dört yanımı sardı karanlık,
ve ben durdum artık.
Titreyişimde hissediyorum
yanımdasın.

7 Mart 2010 Pazar

Shopping Mage Alice In Wonderland Palette çekilişi!!

http://www.shoppingmage.com/2010/03/giveaway-alice-in-wonderland-palette.htm

27 Ocak 2010 Çarşamba

Başsız Süvari

Başsız bir süvariyim
Hayalet topraklarda...
Kardan örülmüş pelerinim
dalgalanır sırtımda...
Hiç üşümedim
Ne ölmeden önce ne de sonra.
Atımı durmadan sürdüm -
hiç durmadan
durmadan
gölgelerden yana.
Sessizce ilerledim
Ve birden
kayboldu sesim...

Başsız bir süvariyim
Bu uğuldayan ölü rüzgarda.
Kaybolan sesim ve kardan pelerinim...
Biliyorsun, hiç üşümedim
Öldükten sonra
karlar örttüğünde bile üzerimi...

Savruldu gözlerim
Bedenimden çok çok uzağa -
çok uzağa -

Bir süvariydim.
Atını hiç durmadan süren uzaklara...


27 Ocak 2010

26 Ocak 2010 Salı

Haiku

sonbahar şimdi.
yaprakların öldüğü
intihar vakti...

24 Ocak 2010 Pazar

Haiku

Tan ağartısı
kıyıların üstünde
geceyi bekler...

22 Ocak 2010 Cuma

Howard Phillips Lovecraft

Gotik yazının efendilerinden olan bu gizemli yazarla Lise yıllarımda tanıştım. Belki bazılarınız hatırlar, o zamanlar Fenomen diye bir dergi çıkardı. İşte bu paranormal derginin bir sayısında tanıştım kendisiyle. Öykülerinden önce ününü öğrendim. Geçirdiği garip çocukluğu, tuhaf hastalıkları ve esrarengiz ölümünü… Fakat o zamanlar kitaplarına ulaşamadım ve hevesim kursağımda kaldı.

Liseden sonra başladığım kursta bir gün ansızın bir araya geldik yeniden bu gizemli adamla. Bir arkadaşımın sahaftan aldığı kitapları gösterirken kalp atışlarımın hızlanmasına sebep olan o ismi gördüm! H. P. Lovecraft! Cthulhu'nun Çağrısını ilk duyuşum böyle oldu.

Sonraları aramıza birçok yazar girdi ve bir şekilde onun mistik, gizemli ve korku dolu dünyasından uzaklaştım. Birkaç hafta önce çok sevdiğim bir arkadaşım bana toplu eserlerini hediye etti. Ve yollarımız bir kez daha kesişti kendisiyle.
Cthulhu Mitosunun dışında en çok düşlerle ilgili öykülerinden etkilendim bu kez. Çok tuhaf karmaşık ve fantastik düşler gören biri olarak etkilenmemem söz konusu olamazdı herhalde.

Özellikle “Bilinmeyen Kadath’a Düş Yolculuğu” hayal gücünün sınırlarında bir öyküydü. Randolhp Carter’la ben de çıktım o yolculuğa resmen. “Herbert West “ öyküsü tüylerimi diken diken etti. Artık ayın aydınlattığı geceye ve uzayın derin boşluğuna eski gözlerle bakamıyorum.

Lovecraft’la ilgili bir çok dedikodu dolaşır etrafta. Ailesinden gelen kalıtsal deliliği, asosyal davranışları, ırkçılığı ve kadın düşmanlığı, yazdıklarına inanıyor oluşu ve etrafında yazdıklarına inanan bir arkadaş çevresi oluşu bu dedikoduların en bilinenlerindendir.

Gerçekten de öykülerinde anlattığı karakterler kendine benzemektedir. Zira birçok farklı karakter olmasına karşın aslında tek kişi gibidir bu kahramanlar. Aynı tutkulara, aynı korkulara ve aynı meraklara sahiptirler. Ve tabi ki aynı dışlanmışlığa…

Lovecraft’ın edebiyatı da en çok eleştirilen yönlerinden biridir. Çok güzel bir edebi yeteneği olmasa da tasvirleri bence fazlaca eleştirilmektedir. Çokça kullandığı tanımlanamayan tasvirler ve betimlemeler Lovecraft’ın istemli bir şekilde uyguladığı anlatımlardır. Bilinmeyenin korkusunu bizim kendi korkularımızla buluşturmak için anlattıklarını açıkça tarif etmez. İşte tüylerimizi diken diken eden de bence bu özelliğidir.

Henüz kendisiyle yolculuğumuzun sonuna gelmiş değiliz. Daha okunması gereken öyküler var. Bulunması gereken Zümrüt ve altından kentler… Kaçınılması gereken tanrılar ve bilinmeyen dehşetler…


“sonsuza dek yatan sanma ölüdür
tuhaf çağlarda ölüm de ölür.”

11 Ocak 2010 Pazartesi

Apansız Karanlık

Dumanları akar
Gözlerinden deliliğin,
Sisleri basar
Eteklerine…
Yorulur koşuşturmacanın K’sı.
Aynalar dolanır ayaklarına
Sisli, puslu aynalar,
Çarpılmış yüzünün
“Delilik Dağları” ından…

Kuyular çekilir sudan,
Korkuya yansıyan sözcüklerin
Titrek fısıltılarından
Akar
Gecenin tohumuna…
Tüneller yapar bir dev.
Ölüme giden tüneller…
Kuyular ve tüneller
Gecenin bekçisinden sorulur.
Rüyalara hükmeden;
Başka bir zamandan
Kapılar koparıp koyar önüne.

Noktalar dökülür
Yarım kalmış cümlelerden….
Yarım kalmış
Bir geceye doğar güneş.
Ve gündüz
Apansız kararır.

2 Ocak 2010 Cumartesi

Sardunyalar (Sardunyalı Şiir)

Sardunyalar sarı
Sardunyalar mor
Sardunyalar kırmızı
Sarhoş oluyor
Ulu meşe ağacı.
Sarhoş ediyor
Beni zaman.
Keder alacaklı
Ben borçluyum
İçmeliyim sabaha kadar.

Sardunyalar mor
Sardunyalar sarı
Sardunyalar kırmızı
Olgunlaştırıyor yaşam
Toy genç bir kızı.
Dibe vurmuş duyguların
Sızısı.

Sardunyalar mor
Sardunyalar kırmızı
Sardunyalar sarı
Koşarak geliyor sonbahar
Ardında
Katran karası…
Kışlarca büyüttüğüm,
Tiz bir kuş çığlığı gibi
Düşüyor yalnızlığım…

Sarhoş Gecede Tebessüm

Geldiğimde ölüydü.
Kan vardı.
Soğuktu Ay.
Bir sesti
Soluğumu kurcalayan…
Yalnızdı, biliyordum.
(Şişesindeydi ilkbahar.
Pespembe, bembeyaz, yemyeşil…
Sonsuzdu rengi şarabının…)

Geldiğimde ölüydü.
Ağlıyordu sokak itleri.
Bir dost gitmişti.
(Binlerce yudum aldı.
Bir tek gecede
Sonsuz renkli şaraptan…)

Geldiğimde ölüydü.
Susmuştu müzik…
Tik takları durmuştu saatinin
- belki de hep bozuktu, kim bilir.
(Bir tek yudumu kalmıştı.
Biliyordu
Baharlar dolacaktı içine.)

Geldiğimde ölüydü.
Isınmıştı hava
Ama üzerinde
Gecenin soğukluğu vardı hala.
(Eksik dişlerinin göründüğü
son bir gülücük attı
karanlık geceye…
Ve şişeyi dikti.
Pespembe oldu her yanı…
Bahar onu aldı ve
Kelebeklere bölündü vücudu.)

Geldiğimde ölüydü.
Ben ağladım,
Bahar gülümsedi.